Filmler Filmler ve Hep Filmler

Bu aralar çok film izlediğim ve hepsini aklımda tutmakta zorlandığım için bir posta yine birçok film sığdırmaya çalışacağım.Bir de değişiklik olarak beğenmediğim filmden de bahsedeceğim  bu postta.Hep beğendiğini anlatmak olmaz değil mi? Ben ettim siz etmeyin de demek lazım arada.Madem bu kadar lafını ettim ilk ondan bahsedeyim de kurtulayım

Contagion-Salgın (2011)

Filmin oyuncu kadrosunu saymakla başlayayım ama buna rağmen nasıl olmamış bir film olduğunu da siz anlayın.Coldplay sevgimiz sebebiyle bir nevi yenge bellediğimiz Gwyneth Paltrow ,çocukluğumuzun yakışıklıları Jude Law,Matt Damon var ha keza Titanic yıldımız Kate Winslet,kaldırım serçemiz Marion Cottillard koskoca Morpheus bile burda.Yani filmde bir ben yokum denecek oyuncu kadrosu var.Her yıl birer ikişer Oscarları evine götüren adamlar,kadınlar bunlar bir de ama olmayınca olmuyor dostlar.He diyeceksiniz Oscarlara inancım kalmadı benim Ela.O konuda haklısınız ama sonra tartışalım bu konuları.Gelelim film izlerken ki hal ve tavırlarıma; film boyunca yok böyle değildir kesin bir hinlik çıkacak sonunda,birlikte gittiğim arkadaşım uyurken ben pür dikkat dur dur kesin bir şey olacak,bak görürsün diyip durdum ama bana afedersiniz nanik çıktı.Ya da bize bu film değil onun tadında bir belgelimsi deseler ben beklentimi düşük tutardım yani.Neyse filmin konusunu da anlatayım da benden günah gitsin artık.

Soluyarak ve dokunarak insanlara geçen hain bir virüs dünyayı esir almıştır ve dünyamızın resmi felaket kurtarıcı ülkesi Amerika dünyayı bu elim virüsten kurtarmaya uğraşmaktadır.Tabi bu sefer tüm dünya da alarmdadır.Çünkü virüs hızla yayılarak insanlığı tehdit etmeye başlamıştır.Tabi film külliyen kötü değil filmde gerçekler güzel yansıtılmış bir yandan da.Hastalık dünyaya büyük bir hızla yayılırken tüm uygar bildiğimiz ya da sandığımız dünya birden o ilkel yaşamına dönmeye de başlıyor.İnsanlar ilaç bulabilmek için birbirlerini öldürüyor,mağazaları,alışveriş merkezlerini yağmalıyor,ekmek ya da yiyecek herhangi bir şey için komşusunun evine hırsızlığa giriyor.He bir de bundan rant elde etmeye çalışan insanlar vardı bir blogger vardı ki adam yer yer doğruları konuşuyordu ya neyse.Biraz daha fazla para kazanabilmek için kendini hastalıklı gibi gösterip işe yarar ilacı buldum diye milleti velveleye veriyordu.Bu hastalıkların ilaç şirketleri tarafından ortaya atıldığını öne süren insanlar mı dersin ne ararsan var.(Türkiye’de olsa hepsi Amerikan’ın bir oyunu arkasında da İsrail var denirdi 😀 ) Anlayacağınız dünya zıvanadan çıkmış durumda.Tüm konu da biraz havada kalmış gibi sanki.Bence izlemeyin izlettirmeyin sonu çok bok bir şeye bağlanıyor ama illa izleyeceğim diyorsanız da siz bilirsiniz.

In The Mood For Love -Aşk Zamanı (2000)

Filmi bizim Kok (Winpohu) önerip duruyordu izlemeyi anca becerebildim.Wang Kar Wai filmlerini çok övüyordu bana.Hissim şudur ki ben de bu adamın filmlerini bayıla bayıla izleyeceğim,anlatacağım.İlk filmle ilgili izlenimlerim çok iyi çünkü.Filmde bir de “Sana değil resmine aşığım(Sevmek Zamanı)” etkisi yakaladım ki tadından yenmez bir film oldu benim için.

Yıllardan 1962 mevsimlerden bilemiyorum ama bol bol yağmur olduğuna göre sonbahar Hong Kong’da Şangaylıların bolca bulunduğu bir apartmana taşınan Chow Mo-wan ile Su Li-zhen’in apartmana taşındıkları ilk günden başlıyor film.Her ikisinin de eşi yoktur yanlarında bu taşınma sırasında ne hikmetse.Bu iki yalnız insan önce komşuluk sonra dostluğa doğru giden bir ilişkileri var.Neden sonra öğreniyorlar ki aslında ikisinin de eşi mercimeği fırına vermiş.Ama sanmayın ki bunlarda aynı şeyi yaparak onlardan intikam alıyor.Film aslında bir olmamışlığın hikayesi.Biz onlar gibi olmayalımın da hikayesi biraz.

Neleri sevdim aslında bu olmamışlığı sevdim zaten filmi efsane yapan boğazınıza yumuruyu saplayan o olmamışlık.Kadın ile adamın olayı anladıktan sonra karıma/kocama nasıl hesap soracağım diye düşünürken rol yapmalarını,kadının elbiselerini ve zerafetini,sürekli yağmurlu bir havanın olmasını,ortada aldatan eşler varken onların hiç görünmemesini bir gölge olarak kalmasını,sürekli saatin gösterilmesini sevdim.Adamın elinde görünce nedense sigaranın dumanı bile hoş gelmeye başladı desem abartmış olmam.Kadının çekingenliğine kızdım,adamın nasıl olupta bu kadar iyi olduğunu düşündüm,kızdım,şaşırdım.Replikleri,soundtracki herşeyiyle harikaydı film.Üzerinde uzun uzun konuşulması bütün sahneleri ezber edilesi bir film.Bunu mutlaka izleyin mutlaka mutlaka.

yumeji\’s theme in the mood for love

Wall-e (2008)

Şu sıralar vefat etmesi sebebiyle gündemde olan pek sevgili Steve Jobs’un kurucularından olduğu animasyon şirketi Pixar tarafından yapılmış bir film.Robotun bile aşık olabildiği bir dünya hayal edin ama zaten dünyada insan kalmamış yani insanlar dünyayı öyle bir hale getirmiş ki artık dünya yaşanmaz bir hale gelmiş ve onlarda çareyi uzaya kaçmakta bulmuşlar.Orda bir sistem oturtmuşlar ki aman allah evlerden ırak insanlar yerlerinden kalkmadan her işlerini robotların gördüğü bir dünya.Yürümeyi bile unutmuşlar o derece diyeyim ben size.Herkes obez,umut yok,yaşamak denirse işte aşk yok.İşte bizim Wall-e’miz tam da böyle bir dünyada insanların ardında bıraktığı leş dünyayı temizlemeye çalışan bir işçi-robot.Ama bir gün kendisine bir arkadaş gönderilmesiyle robot dünyası değişir.Bizim romantik robot anında robot eva’ya aşık olur.

Robot Eva dünyaya dönebilmek için hevesle bekleyen insanlar için umut olabilecek herhangi bir şey bulabilir mi düşüncesiyle dünya gönderilir ve bulur da.Wall-e’nin ona hediyesi dünyaya dönüş anahtarıdır.Gerisini anlatmıyorum ki merak edip izleyin.Filmde doğru düzgün konuşma olmamasına rağmen asla sıkılmadan izleniyor haberiniz olsun.

El Secreto  de Sus Ojos -Gözlerindeki Sır-The Secret In Their Eyes (2009)

Oscarlı filmleri hep önyargılı olmam sebebiyle bu filmi izlemeyi sürekli erteliyordum.Geçenlerde ev arkadaşımı da ayartarak dedim izleyelim,bakalım nasılmış bu da kötü çıksaydı oscarlı filme tövbe edecektim.Efendim film en iyi yabancı film dalında Oscar almıştır bu arada ek bilgi.

Film Juan Jose Campenalla  ‘ki kendisi Arjantin’de çok önemli bir yönetmen olurmuş’ tarafından yönetilmiş 2009 yapımı filmdir.Film 1999 yılından başlıyor ancak geridönüşlerle 1974 yılına da gidiyoruz ki en çok sevdiğim film tipidir.Film 1974 yılında istemeyerek de olsa bir cinayet/tecavüz davasına verilen federal ajan Benjamin Esposito’nun bunu daha sonraki yıllarda roman olarak yazmak istemesi ile hikaye başlar.Romanı yazmak istediği konu hakkında düşünmeye,detayları hatırlamaya çalışırken eski iş arkadaşı ve geri dönüşlerde öğreniyoruz eski aşkıymış da Irene Hastings ile ilgili detayları da görüyoruz.

Bu filmin çekim teknikleri ki özellikle stadyum sahnesini çok sevdim.Karısı öldürülen adamın aşkının 25 yıl sonra bile aynı şekilde sürmesini zaten Benjamin büyük ölcüde bundan etkilenerek yaşamını sürdürüyordu ya da sürdüremiyordu desek daha doğru,Arjantin’in de bir darbe ülkesi olarak Türkiye ile olan benzerliğini ve tabi hiçbir zaman da adaletin yerini bulmamasını,trenlerin bir kez daha ayrılık için çalıştığını görüyoruz.He noter amca her takıma senin gibi tutkulu taraftlar lazım saygılar hürmetler bizden.Asansör sahnesinde karakterlerin ifadelerini de unutamıyorum.Replikleri de özellikle harikaydı.İzleyin,izleyin,izleyin

Bir erkek her şeyini değiştirebilir, yüzünü, karısını, ailesini, dinini, Tanrısını ama bir şeyini değiştiremez. Tutkusunu.

Bana kalan hatıralar mı yoksa hatıraların hatıraları mı bilmiyorum.

hiç olmazsa bir kez konuşsun benimle

Neden bir şey yapmadım… Başka bir hayatta değildi. Bu hayattaydı…

Bir post böylece bitti.Esen kalınız.

Reklamlar