Çinli,Koreli,Fransız,İtalyan ve Ben

Yazıya böyle girince bize fıkra anlatacak galiba bu egosantrik diye düşünebilirsiniz.Aslında bir Karadenizli olarak fıkranın  Temel’i olmaya hiç uzak değilim ama fıkrayı bir daha ki sefere diyerek kenarda tutalım.Ben size 4 ülkenin 4 güzide filminden bahsedeceğim.Yine koskocaman bir post olacak hissi var içimde.Tabi güncellemelerin arası bu kadar uzun olunca aklıma ne gelirse yazıyorum .Öğrenci evimizde de internetimiz olmayınca gurbet ellerde blogla ilgilenmek zor oluyor.Öğrenci fakir,öğrenci aç,öğrenci evine internet bağlatamayacak kadar üşengeç çingularım.Neyse içimdeki Emrah daha fazla hortlamadan ben filmlerimize döneyim.

OLDBOY (2003)

Güney Koreli yönetmen Park Chan Wook tarafındam çekilen bir manga uyarlaması oluyor kendileri.Filmin konusuna gelecek olursak telefon kulübesinin önünden kaçırılan  15 yıl bir yere kapatılan Oh Dae Su neden oraya kapatıldığını düşünerek,bir yandan da hayatını gözden geçirerek ne olup bittiğini anlamaya çalışmaktadır.Amca orda aklını kaçırmasın diye ilaçlar vermeler,hipnoz uygulamalar gibi şeylere de maruz kalmıştır.15 yıl sonra duvarda bir delik açarak ilk eline yağmura değdirdiğinde siz tamam kaçacak kurtaracak galiba kendini derken bir anda kendini serbest bırakılmış bulur ve kendine bunu yapanların kim olduğunu ve neden hapsedildiğini anlamaya çalışmakla günlerini geçirir.

Behance.net’ten alınmıştır.

Filmin konusundan bahsettiğime göre aklımda kalan şeylerden bahsetmek istiyorum.Adamın serbest bırakıldığı yerdeki intihar etmeye çalışan adamı kravatından  tutup intiharını engellediği ki benim orda kafa dönmeye başlamıştı sahnede “intiharını biraz ertele,bunu biriyle paylaşmazsam öleceğim” demesi,asansördeki kadın yüzünden iç güdülerin adamı rahat bırakmaması,Suşi restoranında canlı canlı löplettiği ahtapot,bizim Cüneyt Arkın filmlerine selam çakan bir tokatla yüzlerce adam çakmalı dövüş sahnesi,Adamın dilini kesmesi,kötü adamın ayaklarını yalaması” kulun köpeğin olayım “diye yalvarması falan asla unutamayacağım şeyler oldu.Filmin soundtrackleri ve akla kazınan repliklerini de unutmamak lazım.

Filmle ilgili ne söylesem az kalacak kısa anlatmaya çalışıyorum güya ama.Oyunculuklar müthiş,intikam planı müthiş ama ulan be yakışıklı kötü abi ne sayko killermışsın sen yahu.Bunun için yıllarca yememiş içmemiş intikam tasarlamış.Bir de intikamın bu türlüsü resmen filmin sonunda kanım dondu.Ev arkadaşıma da zorla izlettirdim süper film,şöyle böyle diye sonuna doğru birbirimize bakıp “yok mümkün değil,o kadarını da yapmamıştır artık” derken film bittikten sonra bir yarım saat hiç konuşamadan oturduk.Film ayrıca 2004 yılında Cannes Film Festivali’nde Grand Prix ödülü almış ve son zamanlarda Hollywood tarafından yeniden çekileceği yönetmenin Spike Lee olacağı kötü adamımızın Christian Bale olacağına dair dedikodular aldı yürüdü.İnşallah diyorum ben de.Kısaca bilindik konu ama anlatış tarzına,sonuna vurulacaksınız mutlaka izleyin,izlettirin.Bir de muhteşem soundtrackinden bir parçayı ve harika repliklerden birkaçını hizmetinize sunuyorum.

The Last Waltz

İster kum tanesi olsun ister kaya ikisi de aynı şekilde batar suya

Bir canavardan kötü olsam bile, benim de yaşamaya hakkım yok mu?

Gülün ve dünya da sizinle gülsün,ağlayın ama yalnız başınıza ağlayın

TURN LEFT TURN RİGHT(2003)

En yüksek mertebeden çingum Winpohu’nun önerisiyle izleyip zaman zaman çok sevdiğim zaman zaman yok artık dediğim bir film oldu kendileri.Wai Ka Fai ve Jonny To tarafından yönetilen 2003 yapımı film.Filmimizin konusuna gelecek olursak biri çevirmen diğeri kemancı iki kişinin aşk hikayesini anlatıyor.Hikayenin baş kahramanı aslında kişiler olmaktan daha çok tesadüf olmştur bence.Zamanında bu iki genç birbirlerine aşık olmuşlar ama zalim kaderin ağlarını örmesi sonucu birbirlerinden haber alamamışlardır.13 yıl sonra tesadüf denen şey yine ortaya çıkarak oyunlarını oynamış gençler tekrar karşılaşmış ama yine yolları ayrılmıştır.Ama birbirlerinin ruh eşi diyebileceğimiz karakterler aynı yerden belki iki dakika önce geçmiş oluyorlar,belki onun kağıt parası döne dolaş öbürünün cebine giriyor falan bir türlü kavuşamıyorlar anlayacağınız.

Bizim son zamanlarda da Türk Sinemamızda gördüğümüz bir dizi tesadüf sonucu aşk yaşama olayı burda da aynen karşımıza çıkıyor.Onların ataları herhalde bu filmler olsa gerek.Filmle ilgili neyi sevdim bunların birbirlerine ilk görüşte aşık olmalarını,13 yıl öncesini birbirlerine açılamama hallerini he aklıma takılan şu nokta var.Adam kızı görünce neden 13 yıl önceki aşkını tüm detayları ile kıza anlatıyor dur bismillah yeni tanışmadınız mı siz? Neyse olacağı varmış demek ki dedim fazla takılmadım.Kızın çevirdiği şiiri,oğlanın yaptığı besteyi çok sevdim.Oyunculukları çok sevdim.Normalde bu kadar tesadüfe “eöhh yok artık o kadar da değil “derdim ama oyunculukların sadeliği,güzelliği sayesinde onlar aklıma bile gelmedi ama bu tesadüflü filmler ne bileyim.Bir lafım da sonuna olsun kahramanlarımızı kavuşturmak için deprem icat etmekte nerden çıktı acaba senaristler,yönetmenler.He aşkın gücü işte diyorsanız saygılar bizden.Film izlenesi,müzikleri dinlenesi,tavsiye olunur.

JE M’APELLE ELISABETH/CALL ME ELISABETH (2006)

Filmi uzun zaman önce Cnbc-e’nin sinema kuşağında izlemiş ve de vurulmuştum.Genelde İngilizce filmler izleyen bünyem bir anda Fransızcanın büyüleyiciliğinden bahsetmeyeceğim bile ve oyunculukların harikalığı ile etkilenmişti.O küçük kızın Elisabeth’in ya da herkesin deyimiyle Betty’in yetişkin insanların bile edinmeyi beceremediği empati,duyarlılık ve akıllığı sizi alıyor götürüyor.Hikayemize gelecek olursak en büyük arkadaşı olan ablasını yatılı okula yollamak zorunda olduğu için arkadaş ihtiyacı hisseden Elisabeth babasının yönettiği psikiyatri hastanesinden kaçan akıl hastası Yvon ile kurduğu arkadaşlığı anlatılıyor genel olarak.Bir yandan küçük kızın büyüme evresinden yaşadığı sıkıntılar,hayal dünyasının peşinden gitme cesareti göstermesini izliyoruz.Diğer yandan hiç konuşmayan,kendisini annesi ve ablası gibi terketmeyeceğini düşündüğü arkadaşı ile yaşadıkları,onu babasından gizlemesi,bu hiç konuşmayan akıl hastası gence olan güveni,ona herkesten gizli yemek taşıması aklımda kalan detaylar olmuştu.Filmi çok uzun zaman önce izlediğim için detayları hatırlamıyorum ama mutlaka izleyin demek için buraya da yazayım dedim.Mutlaka izleyin çok seveceksiniz.Ayrıca akıl hastası genç rolünde oynayan Benjamin Ramon‘u  da çok seveceksiniz eminim

LA VITA E BELLA /LIFE İS BEAUTIFUL(1997)

Yönetmenliği  filmin aynı zamanda başrol oyuncusu Robert Benigni tarafından yapılmış 3 Oscarlı 1996 yapımı film diyerek gireyim sözlerime.Filmdeki karısını da gerçek hayattaki karısı Nicolletta Braschi tarafından oynanmıştır diyerek magazin bilgilerimi de vereyim.Filmin ilk yarısında gülmekten katılırken ikinci yarısında da ağlamaktan katılmak mümkün cinsinden bir filmdir.Mendiller hazır edilsin.Nazi kampları,Yahudi Soykırımı konularını en naif,en az şiddet içeren şekilde anlatan filmlerden ama çok yaşa Amerika nidaları atan sonu hakkında 3-5 lafım olacak az sonra.Filmimizin konusuna dönecek olursak 2.Dünya Savaşı sırasında ve oğlu ile toplama kamplarına gönderilen İtalyan Yahudisi Guido’nun ve Yahudi olmamasına ve ölüme gideceğini bildiği halde trene binen Dora’nın oğulları Joshua’yı korumak için yaptığı fedakarlıkları anlatan bir film.Tabi filmi bununla sınırlamak hiç doğru olmaz.Oğlunu koruyan anne ve baba figürü ki özellikle babanın yaptıkları içinizi sızlatacak,çok duygusal dostlar için muslukları açtıracak.Tüm bunların yanı sıra toplama kamplarında insanların yaşadıkları,Yahudi Soykırımını bir kez daha gözümüzün önüne seren karelerle iç sızlatıcı,ama yer yer komik bir film.

Açılış sahnesindeki replikler öyle aklıma kazınmış ki uzun zaman önce izlemiş olmama rağmen hala dimağımda. “Bu aslında basit bir hikaye ama anlatması da kolay değil.Tıpkı masallardaki gibi hüzünlü ve masallardaki gibi mutluluk ve harikalıklarla dolu”.Diğer bi unutamadığım sahne de adam oğlunu küçük bir dolaba saklar ve oyunlarını oynamaya devam eder oğlu aslında bir toplama kampında daha doğrusu bir soykırımın ortasında olduğundan, babasının ölüme götürüldüğünden habersiz dolapta saklanırken babasının son bir kez daha oğlunun önünden geçerek son kez gülmesini sağlaması adamı oracığa yığar.Kadının hristiyan olmasına rağmen oğlu ve kocasını yalnız bırakmamak için toplama kamplarına gitmesi boğazınıza bir yumru tıkar.Tek lafım sonuna artık savaş bitmiştir ve her yere barış! getiren Amerika burada da kendini gösterir ve bir tankla anne oğlu kurtarır.Yönetmenin Oscar kapmasına yardımcı olduğu ve İtalyanlar tarafından Amerikan şakşakçılığı yapıldığı düşünüldüğü için yönetmen Benignii büyük eleştiri almıştır dip not olarak.Keşke böyle bitmeseydi diye düşünmedim değil.Ama film harikadır izlemeniz önemle rica olunur.

Bir postun daha sonuna geldim çok şükür.Daha kısa yazmaya çalışacağım söz.O zamana kadar esen kalınız.

Reklamlar